• Betül Doğan

Türkiye’nin İlk Kadın Mühendisi: Sabiha Rıfat Gürayman

Güncelleme tarihi: 5 Ağu


Yokluktan, savaştan kurtulmuş bir ülkenin biricik Mühendis Hanım'ı. Şantiyede mühendis, sahada oyuncu, okulda öğrenci. Fakat bu sıfatların hiçbirinin altında sıradan tanımlaması yapılacak bir insan değildir kendisi. Yaptıkları ve vizyonuyla günümüz Türkiye'sinde her Türk kadınının kendine örnek alması , gurur duyması gereken bir kadın. Cinsiyetinden bağımsız özverisi çalışkanlığı kararlılığı ve görev aşkıyla örnek bir insan. Zor zamanlar güçlü insanlar yaratır sözünü hayatını tanımlamak için kullansak asla sırıtmayacak bir kişilik Sabiha Rıfat Gürayman.


Sabiha Rıfat Gürayman 1910 yılında günümüz Makedonyasının Manastır sehrinde dünyaya geldi. Babası Osmanlı İmparatorluğu'nda yüzbaşıydı dolayısıyla imparatorluğun son demlerine ve kurtuluş savaşına cok yakından şahit olmuştu. Belki de bu yüzden savaş sonrasında kendisine sunulan fırsatlara dört elle sarılmıştı.


Babası Yüzbaşı Rıfat Bey’in Hareket ordusuyla İstanbul'a yürümesinin ardından, Manastırdan İstanbul’a getirtilmiş, Üsküdar’da yaşamaya başlamıştı. Ne yazık ki İstanbul hikayesi uzun sürmeyecekti. Yüzbaşı Rıfat Bey kaymakamla giriştiği bir tartışma sonucunda Biga’ya sürülecek, ufak Sabiha’nın İstanbul serüveni bir süreliğine askıya alınacaktı.


Biga da geçen kaotik, zor yılların ardından 1920’de tekrar İstanbul'a dönmüşlerdi. Yüzbaşı Rıfat Bey tevkif edilmiş, annesi ve küçük kardeşi de tüberküloz hastalığının pençesindedir.

Bu sırada okulunu bırakmamış ilk okulunu Beşiktaş Esma Sultan İlkokulunda bitirmişti. Küçük yaşlardan itibaren matematiğe yeteneği vardı. Öğretmeni zaman zaman küçük Sabiha'yı üst sınıflara götürür problemler çözdürürdü.


Küçük Sabiha ilkokul öğretmeninin de yönlendirmesiyle öğretmen olmayı çok istiyordu fakat boynundaki hastalık sebebiyle çürük raporu veriliyordu. Çapa Öğretmen okuluna girmesi mümkün değildi. O dönem yaşadığı hayal kırıklığını şöyle anlatıyor:


‘’Tam 14 yaşındayım. Gene de başım dönüyor, dönüyor, dönüyor. Her taraf kararıyor. Dünya tepeme iniyor sanki. Artık bütün umutlarım küçük bir çocuğun elinden uçuveren kırmızı bir balondur sanki. Oturmuş, Riyaziye hocamın dizlerinde ağlıyorum, ağlıyorum. O da ağlıyor benimle, ağaçlar da…”

Eğitimine Nişantaşı Kız Ortaokulunda devam etti. Kurtuluş savaşının son bulduğu, İstanbul’un işgalden kurtulduğu coşkulu günleri yaşarken Sabiha’nın sınavı son bulmuş değildi. Ekonomik olarak zorlu bir dönemden geçmelerinin yanında annesi ve kardeşinin hastalığı iyiden iyiye ağırlaşmıştı. Bu sırada annesi hamileydi ve sağlığı günden güne kötüye gidiyordu. 1926’da tüberkülozdan küçük erkek kardeşini kaybetti. Kardeşini kaybettiği günün şafağında annesi doğum yapmış ve bir kardeşi daha olmuştu. Doğum sonrası annesi ve dayısı Denizli’de inzivaya çekilmiş, babası işi nedeniyle Adapazarı'na gitmek zorunda kalmıştı. Sabiha ise babaannesiyle İstanbul'da kalmıştı.


Bu sırada Sabiha ortaokulu bitirmiş liseye başlamaktaydı. Sabiha artık bir çocuk değil genç bir kadındı. İstanbul Kız Lisesine kaydını yaptırmıştı. Bir süre Denizli'de annesiyle dinlenip daha sonra beraber İstanbul’a dönmüşlerdi.


Lise eğitimini tamamladıktan sonra o sene ilk defa kadın öğrenci alacak olan Mühendis Mektebine (İstanbul Teknik Üniversitesi) kaydını yaptırdı. Kendi cümleleri ile:


“Okul arkadaşım Nesibe’ye uğramıştım. Atatürk’ün emri ile Mühendis Mektebi’ne bu yıl kız öğrenci alınacağını söyledi. Koşup gittik. Kayıtlar o gün kapanıyordu. Giriş sınavlarına ise iki gün kalmıştı. ‘Boşuna yorulma kızım’ dediler. Tepem atmıştı. ‘Beyefendi siz bana sadece kayıt şartlarını söyleyiniz’ dedim.”


1927 senesinde Mühendis Mektebine giren iki kadın öğrenciden biri Sabiha Rıfattır. Son dakikada okula kaydını yaptırmıştı ama sınavda da başarılı olmuştu. Artık çok sevdiği Atatürk’ün Türk kadınına açtığı yolda elinde meşaleyi taşıyacaktı. O ilk olacaktı fakat asla son değildi.


Aynı sene kabul edilen bir diğer kadın öğrenci Melek Erbildi. 350 erkek öğrenci içinde iki kadın öğrencilerdi. Başlarda merakla ve önyargıyla karşılaşsalar da zamanla bu duygular aşılmıştı.


Okuldaki ilk senesinin sonunda okul takımına seçildi. Ardından FENERBAHÇE SPOR KULÜBÜ’NE kaydoldu. Böylece Fenerbahçe’nin ilk kadın voleybol oyuncusu oldu .Okul takımında ve Fenerbahçe’de takım kaptanlığı yaptı (1929) .


Beş erkek ve bir bayan sporcudan oluşan Fenerbahçe Voleybol Takımı, o yıl bütün rakiplerini ezip geçmiş ve şampiyonluğu kucaklamıştı. Bu belki de Dünya voleybolunda yaşanan ilk ve tek olaydı.


Fenerbahçe Spor Kulübü Umumi Kaptanı Hayri Celaleddin (Atamer) Bey, takım kaptanı Bedii Süheyl Bey aracılığıyla, 28.01.1929 yılında Sabiha Hanım’a bir mektup gönderiyor ve kendisini kutlarken şunları yazıyordu:


“Bu memlekette ilk defa cem’i bir sporda erkek arkadaşlarla beraber oynamak suretiyle gösterdiğiniz teceddüd ve muvaffakiyetten dolayı sizi Fenerbahçe gençliği ve hey’et-i idaresi adına hararetle tebrik ederim efendim.”

1933 senesinde tahsilini bitiren Sabiha Rıfat Türkiyenin ilk kadın mühendis unvanına da sahip oldu. Mezun olduktan sonra Ankara Bayındırlık Müdürlüğünde işe başladı.


Başarıya giden yolların kolay olduğu görülmediği gibi Sabiha’nın mesleğinde kabul görmesi de kolay olmadı. Erkek mühendis görmeye alışmış olan toplum Sabiha’yı zaman zaman zorluyordu fakat Sabiha çelikten bir istikrarla mesleğine ve vatanına hizmete devam ediyordu:


“Erkek meslektaşlarıma aramızda bir ayrıcalık görmüyordum, yadırgamıyordum. Kim bilir belki de beni başarıya götüren önemli bir nedendi bu.’’

“Nisan 1933’de Remzi ile birlikte gittik Ankara’ya. Onun da tayini Ankara’ya çıkmıştı. Gidip Vali Nevzat Tandoğan’ı gördük. İkimiz de dal gibi idik. Arkadaşlar ‘Aman rüzgarlı havada sokağa çıkmayın’ diye takılırlardı bize. Vali Bey, baş mühendisin kulağına bir şeyler söyledi. Sonradan öğrendim, ‘Aman kıza fazla yüklenmeyin’ demiş. Cebeci’de babamla bir ev tuttuk, kardeşimi de yanımıza aldık.”


Çalışma hayatının başlarında adı mühendis hanıma çıkmıştı.


“Odacım yaşlı bir adamcağızdı. Bir gün işi için gelmiş bir vatandaşla konuşuyordu. ‘Bu mühendis hanım var ya’ diyordu, ‘Bir rapor verdi mi koca bir binayı yıktırır’. Daha sonraları çevremdeki ilgi ve sevgi saygıya dönüştü”


1933-34 yıllarında Erzurum Çeşmesi semtinde ve Kaba Küllük’teki iki ortaokul projesini Sabiha Rıfat’a verdiler. Tatbikatını istediler. 1935’de okullar bitmiş ve kabulleri yapılmıştı bile.


“O yıl ilk defa mühendisleri kent dışındaki işlere de göndermeye başlamışlardı. Bu arada da iki köprü ihale edildi. Bunlardan biri Ankara-Beypazarı yolunun 86. kilometresinde idi. O yıllarda bu tür işler önemli işlerden sayılıyordu. Tecrübeli bir mühendis düşünülüyor ve daha çok kadın olduğum için ben hiç akla gelmiyordum. Başmühendise ‘Ben gitmek istiyorum’ dedim. ‘Dağ başında bir şantiyede kadın mühendis, olmaz’ dedi. Ancak direniyor ve her gün gitme isteğimi tekrarlıyordum.”


Başmühendisin ısrarlarına rağmen Sabiha Rıfat bu projede olmak konusunda diretti. Kendi ağzından yaşananları şu şekilde açıklıyor:


‘’Gideceğim ve başaracağım. Öyle mutlu idim ki. Daha ilk günlerde şantiye ve çadır hayatına alışmıştım. Ustalar, ameleler ve çevre köylüleri ‘Mühendis Hanım’ diyor başkaca bir şey demiyorlardı. Büyük bir ilgi ve sevgi bulmuştum. Yakın köylerden yemek yapıp getirenler vardı. Golf pantolonumu ayağıma çekiyor ve sabahtan akşama kadar işin başında onlarla birlikte çalışıyordum. Bir gün yakın köylerden birindeki düğüne davet ettiler. Ayağımda pantolon, sırtımda ceket ve başım açıktı. Yemekte yeşil sarıklı, sakallı bir şeyh vardı. Beni ilgi ile karşılamıştı…”


Kış bastırıyordu. Yollar bozuktu. İşin bir an önce bitirilmesi gerekiyordu.  Kar bastırırsa 2-3 ay mahsur kalabilirlerdi. İşçiler arasında da bir huzursuzluk başlamıştı. İşçiler zam istiyorlardı, müteahhit veremiyordu. O gece, yemeğini yemiş, çadırına çekilmişti Sabiha Rıfat. Birden içeri müteahhit girdi. “Gidiyorlar mühendis hanım”


“Çırayı kaptığım gibi dışarı fırladım. Koştum, koştum. İncecik sesim, gecenin karanlığında yankı yapıyordu. Var gücümle ‘Durun, durum’ diye bağırdığımı anımsıyorum. ‘Nereye gidiyorsunuz?’ dedim. Daha iyi para alacaklarını, bu nedenle köydeki cami yapımına gittiklerini söylediler. Kış gelmişti. Karın da bastırmasından korkuyorlardı. ‘Yazıklar olsun’ dedim. ‘Kadınlığımdan utanın! Camiden çok bu köprünün yapımı gerekli, dönün bu işimizi bitirelim’ dedim. Aralarında konuştular. Birlikte başladık. Birlikte bitirdik. Köprü bitmişti. Vali olayları duymuş, başarıma sevinmişti. Yıllar sonra öğrenebildim. Bizim kemer köprüye “Kız Köprüsü” adını takmışlar, öyle diyorlarmış. Ne kadar sevinmiştim duyunca…”


Elini altına koyduğu her taşı kaldıran Sabiha Rıfat artık kendini kabul ettirmiş saygın bir mühendistir. Başarıyla tamamlanan köprü de Sabiha’nın adının daha da duyulmasını sağladı. Ankara da döndüğünde İmar İşeri Reisliği emrine atandı. Bu süre zarfında ülkenin pek çok yerinde hükümet konağı, okul, hastane, halkevi ve bina yapımına Türk kadınının imzasını gururla attı.


1939 da Remzi Gürayman ile evlendi. Mühendis Mektebinin kendisine kattığı en değerli şeyin eşi olduğunu dile getiriyordu.


“Okulun bana kazandırdığı en değerli şeylerden biri kuşkusuz eşimdir. O da inşaat mühendisliği tahsil ediyordu. O da iyi bir voleybolcu idi. Ancak okul yıllarımızda bir arkadaşlığın ötesinde hele bir evliliği hiç düşünmemiştik. Aslında ailemin gün geçtikçe bozulan ekonomik durumu beni o sıralar bunaltıp duruyordu. İstanbul’da kimsem kalmamıştı. Dayım bizlerle oturmak zorunda kalmıştı. Gece notları temize çekip ev işi yapmaktan anam ağlıyordu. Remzi ile başlayan arkadaşlığımız pekişmişti. Zaman zaman dertleşiyorduk. Ama erkekler inanın hep güzel şeylerin konuşulmasından hoşlanırlar…”


Evliliğin ardından eşiyle bir buçuk aylık bir Amerika seyahatine çıktı. Amerika gezisinin ardından yeni bir göreve atandı. Bu görev onun için en gurur verici görev olacaktı.


‘’Koordinasyon B. Şefliğine, Anıtkabir Kontrol Şefliği ödevini bugüne kadar başarı ile yapmış olan değerli arkadaşımız Y. Mühendis Ekrem Demirtaş’ın ayrılması dolayısıyla açılan Kontrol Şefliğine Yüksek Mühendis Sabiha Gürayman getirilmiştir.
Sabiha Gürayman’ın bu yeni ödevinde de şimdiye kadar olduğu gibi, muvaffakiyet göstereceğine olan inancımı tekrarlarken, bütün arkadaşlarımın büyük tarihi yapının fevkalade olan önemini göz önüne alarak kendisine candan yardım etmelerini bilhassa rica ederim.
Bayındırlık Bakanlığı, Yapı ve İmar İşleri Reisliği – 29.12.1945″


Bu büyük ve mutlu bir olaydı. Karar, bir toplantı sonucu alınmış ve Sabiha Rıfat Gürayman’ın bu göreve atanmasına bütün mühendis meslektaşları fikir birliğine varmışlardı. Sabiha ise mutluluğunu şöyle anlatıyordu.


‘’Atatürk mü? Peygamberimdi. Yazıyı okuyunca ağladım. O an, masamda işgal yıllarının içine uzanıp gittim. Yunanistan yanlısı resim hocamın gözlerine bakarak söylediğim şarkıyı anımsadım. Kocamla oturup bütün bir gece düşündük. 1945’de bir kış günü idi. Yollar bozuk olduğundan ancak bir at arabası ile Rasattepe’ye doğru yola çıktık. Yol çamur, hava buz gibi idi. Arazide içinde sobası bile olmayan bir rasat binası vardı. İşte burası o günden sonra şantiye binası olarak kullanılacaktı. O gün müteahhide inşaat sahasını teslim ettim. Müthiş duygulanmıştım. Geride bıraktığım uzun yılları ve yürüdüğüm yolu düşündüm. Büyük devrimciye olan borcumun ağırlığı altında eziliyordum. Bu borcun hiç değilse küçücük bir parçasını ödeyebilmek için bu ne kadar güzel bir rastlantı idi. Neden bilmiyorum, ilkokulda ezberlediğim iki mısra geldi aklıma: ‘Mezarımı derin kazın dar olsun, etrafında lâle sümbül bol olsun”. Ağlıyordum artık…”


Olay gerek yurtta gerekse dış ülkelerde büyük ilgi görmüş, yakından izleniyordu. İkinci Dünya Savaşı sıralarında işler duraksama baş gösterdi. Mahkemeler, sözleşmelerin feshi, iş uzayıp gidiyordu. Şikayetler zaman zaman Sabiha Rıfat’ta toplanıyordu. 1950’deki iktidar değişikliğinden yararlanmak isteyenler de Anıtkabir Kontrol Mühendisliğinden Mühendis Hanımı yıldıramadılar.


Anıtkabir inşası yaklaşık on sene sürmüştür. Bütün bu seneler boyunca Sabiha tüm ayrıntılarla titizlikle ilgilenmişti. Sorumlu kişi olarak herkesin karşısına o çıkarılmış, övgüyle Türk kadının sahip olduğu yetenek ve istikrardan bahsedilmişti. Uzun seneler içinde Sabiha’yla tanışıp ondan etkilenenler arasında Yunanistan başbakanı da vardı.


Venezilos, Sabiha ile görüştükten sonra Anıtkabirden ayrılırken Sabiha’nın elini sıkmış ve ‘’Hayatımda ilk defa böylesine büyük bir işin başında bir kadın görüyorum. Sizi tebrik ederim” demiştir.


Sonra aylar geçmiş, nakil töreni sırasında bir Yunanlı diplomat Sabiha Rıfat’ın yanına yaklaşmış ve “Sizinle kıvanç duyduk hanımefendi. Atina’da sayın başbakanımız sizden bahsettiler. Ona ‘Atatürk’e Türk kadınının şükran borcunu ödemek için bir vesile bulduğum için daha bir bahtiyarlık duyuyorum’ demişsiniz. Bu cevabınızı unutamıyoruz.” demiş.


“Bir gün Bayındırlık Bakanı Sırrı Day, çalışmaları izlemiş ve bana dönmüştü. ‘Sabiha Hanım’ demişti ‘Biliyor musunuz? Atatürk başını kaldırıp da baksa idi. Türk kadınına açtığı yoldan yürüyerek buraya kadar gelmiş olan sizi görerek kim bilir ne kadar memnun olacaktı.”

Anıtkabir, nakil töreninden bir süre sonra Milli Eğitim Bakanlığı’na devredildi. Sabiha Rıfat da Yapı ve İmar İşleri Reisliği’nde Teknik Müşavirliğe getirildi. Siyasi ortam gün geçtikçe bozuluyordu. Zaman zaman zorlamalar oluyor, kadrolar değişiyordu. Meslekte tam otuz yılını doldurmuştu. Emekliliğini istedi. Ve gene bir gün masasının üstünde Bayındırlık Bakanı’nın imzalı bir mektubunu buldu.


“Otuz senelik devlet hizmetinden sonra kendi arzunuzla emekliye ayrılmış bulunuyorsunuz. Meslek ve memuriyet hayatınızın tamamını vakfettiğiniz bakanlığımda bıraktığınız boşluk daima hissedilecektir. Anıtkabir gibi bir eserle taçlandırdığınız meslek hayatınızın aynı başarı ile devamını temenni eder, saygılarımı sunarım.”

Emekli olduktan sonra 1993 senesinde eşini kaybeden Rıfat İzmir’e yerleşti. 4 Ocak 2003 senesinde ardında onlarca eser bırakarak ebediyete uğurlandı. Çocuğu olmayan Gürayman meslek hayatı boyunca edindiği tüm mal varlığını İstanbul Teknik Üniversitesi Vakfına ve Fevzi Akkaya Temel Eğitim Vakfına bağışladı. Vatanı onu okutarak var etmişti o da vatanının okutarak var etmeye devam etti.



Kendisi en büyük eseri olarak Anıtkabir’i görse de en büyük eseri aslında ne elle tutulur ne gözle görülür bir şeydir. Kendisinin Türk kızlarına en büyük hediyesi azmin elinden hiçbir şeyin kurtulamayacağının kanıtı olmasıdır. Yoksulluktan ve savaştan çıkmış zaman zaman dağılmış bir aileden dünyaca ünlü bir mühendis olmak ve bunu ülkende pek çok imza atarak başarmak kolay bir iş olmasa gerek. Görev aşkı, istikrar ve adanmışlık gerektirir.


Aslında her Türk insanı bir Türkiye’dir. Yazı kışı ve baharı vardır. Sabiha Rıfat kışı da yazı da yaşamış en zorlu yollardan da geçmiş ve amacına ulaşmıştır. Arkasından izini takip eden Türk kadınları olarak bize düşen görev yüce Atatürk’ün açtığı yolda gösterdiği hedefe durmadan yürümektir.

36 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör